
İffetin güzellikleri....
Allah Tealâ kullarını dünyaya tertemiz gönderir ve orada iffetli yaşamalarını ister.
Gözlerini dünyaya açtıklarında nasıl saf ve su gibi berrak iseler, gözlerini dünyaya kapadıkları zaman da, elbiselerine bulaşan çamurlardan arınmış olarak kendisine tertemiz dönmelerini arzu eder. Hem nesillerinin hem de yaşadıkları toplumların bozulmaması için iffetli yaşamalarını gerekli görür.
Büyük ödüller
Bir şey daha var. Allah Teâlâ kullarını günahtan kıskanır. Buradaki kıskanma ifadesi Peygamber Efendimize aittir. Kullarının günah kirinden uzak kalmasını Cenâb-ı Mevlâ’nın ne kadar çok istediğini bize anlatmak için böyle söylemiştir. Ailesinin iffetine düşkün bir insanı, onlardan birinin iffetini zedelemesi nasıl perişan ederse, bir kulun günah batağına düşmesi de Cenâb-ı Hakk’ı pek üzer.
Allah Teâlâ kullarına zinayı işte bu sebeple yasaklar; kötülüklerin açığını ve gizlisini onlara bu sebeple haram kılar (Buhârî, Küsûf 2, Tefsîr 6/7, Nikâh 108; Müslim, Liân 17, Tevbe 33).
Yüce Rabbimiz erkeklerin ve kadınların, gözlerini haramdan korumalarını bunun için emreder (Nur 24/30-31).
İffetini koruyanların kurtuluşa ereceklerini, cennetlerde ikramlara nâil olacaklarını bildirirken (Mü’minûn 23/5; Meâric 70/29), onları günahlardan uzak tutmayı hedef alır.
İffetlerini koruyan erkekleri ve kadınları bağışlayacağını ve onlara büyük bir ödül hazırladığını haber verir (Ahzâb 33/35).
Allah Teâlâ’nın kullarını bu kadar çok sevmesi, onları günah kirinden korumak için Kur’ân-ı Kerîm’inde zaman zaman böyle vaatlerde bulunması ne kadar sevindiricidir.
.................................................. ...
“Bir kadın beş vakit namazını kılar, Ramazan orucunu tutar, iffetini korur, bir de kocasına itaat ederse, ona ‘Haydi, cennetin hangi kapısından istersen gir’ denilir” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 191; Elbânî, Sahîhu’t-Tergîb ve’t-terhîb, II, 411-412, 618).
Bu hadîs-i şerif; bizim iffet timsâli analarımız, bacılarımız, kızlarımız için ne güzel bir müjdedir!
Kâinâtın Efendisi erkek kadın ayırımı yapmadan bütün ümmetine verdiği bir başka müjdede şöyle buyurur:
“Siz bana altı şeyi garanti edin, ben de size cennete girmeyi garanti edeyim:
1)Konuştuğunuzda doğru söyleyin.
2)Va’dettiğiniz zaman va’dinizi yerine getirin.
3)Size bir şey emanet edildiğinde emanete riâyet edin.
4)Allah’ın yasakladığı günahlardan uzak durmak suretiyle iffetinizi koruyun.
5)Harama bakmaktan sakının.
6)Ve elinizi haramlara dokunmaktan koruyun (Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 323; Elbânî, Silsiletü’l-ehâdîsi’s-sahîha, III, 454, nr. 1470).
Böyle bir müjdeyi, Kureyşli gençlerin şahsında ümmetinin gençlerine şöyle verir:
“Kureyşli gençler! İffetinizi koruyun; zinadan uzak durun. İffetini koruyana cennet var!” (Hâkim, el-Müstedrek [Atâ], IV, 398; Elbânî, Sahîhu’t-Tergîb ve’t-terhîb, II, 618).
İffetli olan kimse yaşarken de öldükten sonra da Allah’ın rızâsını elde eder.
.................................................. ...........
İffetli İnsan:
&Etrafındaki insanların sevgi ve saygısını kazanır.
&Cenâb-ı Hakk’ın kendisine emanet verdiği organları yerli yerinde ve yaratıldığı maksada uygun şekilde kullanır.
&Hem kendi soyunun hem beraber yaşadığı insanların soylarının temiz kalmasını sağlar.
&İffetli insanlardan meydana gelen toplumda zinanın doğurduğu korkunç hastalıklar görülmez.
&İffetli insan, Allah’ın haram kıldığı kötülükleri düşünmeyeceği için kalbinin sağlığını korumuş olur ve böylece mâneviyat basamaklarını daha kolay tırmanır.
Görüldüğü gibi iffet, insanın sahip olması gereken büyük bir zenginliktir. Kendimiz için, ailemiz için, hatta bütün mü’minler için Allah’tan iffet niyaz edelim ve iffetli kalmak için Peygamber Efendimizin yaptığı gibi Mevlâmıza şöyle dua edelim:
“Allâhümme innî es’elüke’l-hüdâ ve’t-tükâ ve’l-‘afâfe ve’l-gınâ: Allahım! Senden hidâyet, takvâ, iffet ve gönül zenginliği isterim”. (Müslim, Zikir 72)

Kaynak: Altinoluk dergisi, 11/2004
5/1/2010 | Kategori:
MAKALE
|
Yorum (0)
Yorum yaz! | Kalici baglanti

Su gibi aziz ol”, yani hem su gibi mütevazi , haddini bilen, hem de su gibi kıymetli. Gönüllerine bereket, ne güzel bir duâ…!
Su hayattır, su azizdir.
Su hem hayat, hem de değer katar. Hem kendisi çok kıymetlidir, hem de bulunduğu yeri kıymetlendirir.
Nerede su varsa orada hayat vardır, orada izzet vardır. Suyun bulunmadığı bir hayat düşünebilir misiniz?
Su üzerine söylenecek çok şey var. İlk akla geleni, atalarımızdan yadigâr bir dua; kısa ve öz: Su ikram edildiğinde içilir, Allah’a hamd edilir ve arkasından suyu verene “su gibi aziz olasın” diye dua edilir.
“Su gibi aziz olmak” ne güzel söz…
Su alabildiğine mütevazi ve alabildiğine kıymetlidir. Su gökten indirilmiş olmasına rağmen bulunduğu yerin en aşağı kısmında durur, oraya akar. Mütevazilik yaradılışındadır. O mütevazi oldukça değeri artar. Aşağıya akar, akar da toprağa karışır, her şeye can katar.
Tevazuyu belki su kadar başka bir varlık anlatamaz. Onun mütevaziliğinin eşsizliği kadar kıymeti de eşsizdir. Demiştik ya, onsuz hayat olmaz. Kainatın sahibi, “Her şeyi sudan canlı kıldık” (Enbiya, 30) buyurarak, mütevaziliğine karşılık suya verdiği değeri ilan eder.
Yüce Mevlâ suyun tertemiz olduğunu şu ayette beyan buyuruyor: “Biz, ölü olan toprağa can vermek, yarattığımız nice hayvanların ve nice insanların susuzluğunu gidermek için gökten tertemiz su indirdik” (Furkan, 48, 49)
Yüce Mevlâ, suyu tertemiz olarak belirli bir miktarla ( Mü’minûn , 18) gökten indirdi ve onu yeryüzünde kaynaklara yerleştirdi (Zümer , 21). Tertemiz olan suyun aynı zamanda temizleyici olduğunu bize bildirdi.
Bedir savaşı esnasıydı. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in ordusu susuz kalmıştı. Yorgunluk ve kalplerde gevşeklik baş göstermişti. Herkesi hafif bir uyku sardı. Ansızın yağan yağmurla kendilerine geldiler. Yüce Mevlâ olayı şöyle anlattı:
“O zaman (Allah, kendi) katından bir güven olmak üzere sizi hafif bir uykuya daldırıyordu; sizi temizlemek, şeytanın pisliğini (verdiği vesveseyi) sizden gidermek, kalplerinizi birbirine bağlamak ve savaşta sebat ettirmek için üzerinize bir su indiriyordu.” ( Enfâl , 11)

5/1/2010 | Kategori:
MAKALE
|
Yorum (0)
Yorum yaz! | Kalici baglanti

Kürşat Salih YAMAN
Rabbinin mülkünde, o mülkün bir parçası olarak hayat süren insanoğlu, geçici olarak kendisine bahşedilen iki büyük nimeti, o ikisinden daha değerli olan ebedi cennet karşılığında tekrar Rabbine satabilir.
Cömert patronunuzun sizi fabrikasına ortak yaptığını, sonra da verdiği bu hisseyi on katı fazlasına satın almak istediğini düşünün. Hiç kimse böyle bir şey yapmaz ama yapacak olsaydı hiç kimse de hayır
diyemezdi.
Günümüz kapitalist iş hayatının böyle hayaller kurmaya elverişli olmadığını biliyoruz. Fakat bir temsil olarak bir an bunu düşünün. Çünkü manevi alandaki kayıplarımızı ve kazançlarımızı anlamak için bunun
size yararı olacak.
Öyle Bir Teklif ki...
Yüce Allah insanoğluna bir teklif sunuyor. Bu, ancak bütün alemlerin ve içindeki hazinelerin sahibi olan cömertler cömerdi Rabbimizin sunabileceği bir teklif...
Buna göre, Rabbinin mülkünde, o mülkün bir parçası olarak hayat süren insanoğlu, geçici olarak kendisine bahşedilen iki büyük nimeti, o ikisinden daha değerli olan ebedi cennet karşılığında tekrar Rabbine
satabilir.
Bu fani nimetlerden biri insanın malı, diğeri canıdır. Kişi bu satış akdine “evet” dediği taktirde, Rabbiyle arasında bir tür ticari muamele başlar. Bu muamelede satıcı kul, satın alan Rabbi, satın alınmak istenen can ve mal, bedeli cennettir.
Kur’an-ı Kerim bu alışverişi; “Allah, karşılığında cenneti vererek, müminlerden canlarını ve mallarını satın almıştır.” (Tevbe, 111) diye tescil eder.
Rivayetlere göre bu ayet, biat etmek için Mekke’ye gelen yetmiş kişilik Ensar topluluğunun içinde bulunan Abdullah b. Ravâha r.a. ile Efendimiz s.a.v. arasında geçen, sonra diğerlerinin de katıldığı bir
görüşmenin ardından nazil olmuştur.
Abdullah b. Ravâha r.a. biat gecesi Peygamber s.a.v. Efendimiz’e, “Rabbin ve kendin için dilediğini şart koş.” demişti. Efendimiz s.a.v. de “Rabbim için O’na ibadet etmenizi ve hiçbir şeyi O’na ortak koşmamanızı; kendim için de beni, kendinizi ve malınızı nasıl koruyup savunuyorsanız öyle koruyup savunmanızı şart koşarım.” buyurmuştu.
Oradakiler bu söylenenleri yerine getirecekleri taktirde nasıl bir karşılık göreceklerini sorduklarında, Efendimiz s.a.v. “Cennet!” cevabını vermişti. Bunun üzerine orada bulunanlar; “Bu alışveriş çok kârlı,
bu sözleşmeyi ne bozarız, ne de bozulmasını kabul ederiz!” diyerek sevinçlerini dile getirmişlerdi.
İşte, “Allah, karşılığında cenneti vererek müminlerden canlarını ve mallarını satın almıştır.” ayeti bu olay üzerine inmişti.
Kur’an’daki Ticaret
Ayetteki “...canların ve malların satın alınması” ifadesiyle neyin kast edildiğine gelince: Sâff Suresi’nin 10 ve 11. ayet-i kerimelerine dayanarak diyebiliriz ki, bundan murat Allah yolunda mücahededir..
Zira bu ayetlerde Cenab-ı Hak, “Ey iman edenler! Acı verici bir azaptan sizi kurtaracak bir ticareti size göstereyim mi: Allah ve Peygamberine iman eder, mallarınız ve canlarınızla Allah yolunda cihat edersiniz. İşte bu sizin için, eğer bilirseniz çok hayırlıdır.” diye buyurmaktadır.
Dikkat edilecek olursa Rabbimiz, buradaki “ticaret” kelimesiyle bir önceki ayete gönderme yapmış, “cihad edersiniz” ifadesiyle de malların ve canların hangi yolla satışa sunulması gerektiğini açıklamıştır.
Yine Kur’an-ı Kerim’in birçok yerinde geçen “Allah yolunda mallarınız ve canlarınızla cihat ediniz.” ilâhi emri bu anlamı destekler.
İki Büyük Sermaye
“Cenab-ı Hak cihad hususunda neden özellikle canı ve malı zikretti?” şeklinde bir soru akla gelebilir. İnsanoğlunun dünyada sahip olduğu iki büyük servetten birinin canı, diğerinin ise malı olması böyle bir
sorunun cevabı olabilir.
İnsanın canını sevmesi fıtrîdir, yani doğuştandır. Can hayat demektir, var olmak demektir. Mal ise, her şahsın kendi elinin altında bulunan dünyalığı temsil eder.
Can mala tutkundur, çünkü dünyada ancak bedenle var olabilir. Beden dünyalıdır ve dünyalığa muhtaçtır. Hal böyle olunca, insan en başta canını, sonra da malını her şeyin üstünde tutar. Gönlünde bu ikisine karşı daha büyük bir muhabbet ve bağlılık besler.
İşte Cenab-ı Hak, insanı bu iki vazgeçilmez unsurla kendi yolunda mücadele etmeye davet etmektedir. Bu yüzden mal ve canla cihad, mümin için, Yaratıcı’yı yaratılana tercih edip etmeyeceğini gösteren
büyük bir sınavdır.
İçte ve Dışta Mücadele
Cihad, en genel manasıyla gayret etmek, çaba sarf etmek, uğraşmak demektir. Cihad eden kimse ise mücahid olarak adlandırılır.
Dinî tanımı itibariyle, içte (bâtında) ve dışta (zâhirde) hak ve hakikati hâkim kılabilmek için gösterilen her türlü çaba, gayret ve mücadeleye denir.
İçte ve dışta dedik, çünkü insan çift taraflı bir varlıktır. Buna bağlı olarak düşmanı da iki türlüdür; biri maddi, diğeri manevi.
Maddi düşman kişinin dış dünyasında İslâm’ı yaşamasına engel olan herkes ve her şeydir. Bu engel İslâm’ı benimsediğini iddia eden kimselerden de olabilir, İslâm’ı inkar eden kimselerden de...
Hatta bu engeli bazen insanın en yakını bile çıkarabilir.
Manevi düşman ise kişinin iç dünyasında İslâm’ı yaşamasına mani olan şeylerdir ki, bunlar da insanın kendi kötülüğünden (nefs) ve şeytandır.
Maddi cihad: Bunlardan küçük cihad (cihad-ı asgar) diye de tabir edilen maddi cihad, İslâm düşmanlarına karşı girişilen mücadelenin ismidir.
Bilindiği üzere mücadele iki farklı cepheden yürütülür. İlki düşmanla birebir çatışmanın yaşandığı cephedir. İkincisi ise siyasi, ekonomik ve özellikle kültürel cephede düşmana karşı verilen mücadeledir.
Bu itibarla, İslâm’ın yükseltilmesi ve yayılması (ilây-ı kelimetullah) için, cephede İslâm düşmanlarıyla mücadele etmekten tutun da dil, kalem gibi çeşitli unsurlarla gerçekleştirilen mücadeleye varıncaya
kadar hepsi maddi cihadın kapsamına girer.
Manevi cihad: Yukarıda da değindiğimiz üzere nefs ve şeytan gibi iç unsurlara karşı verilen mücadeleye manevi cihad denir. Gaye, Allah’ın emirlerine kulak tıkayan azgın nefsi adam edip, Rabbimiz’in
razı olduğu insan-ı kâmil seviyesine ulaşabilmektir. Ayetin beyanı gereğince; “Elbette nefsini temizleyip parlatan kurtulmuştur. Onu kirletip kötülüklere gömen de ziyan etmiştir.” (Şems, 9-10)
Sevgili Peygamberimiz s.a.v. bu cihadı “büyük cihad” diye nitelemiş, gerçek mücahidin, nefsine karşı cihad eden kimse olduğunu ifade buyurmuştur.
Bu itibarla; nefsin kötü huy ve mizacını terbiye etme uğrunda gösterilen her tür gayretten, azaları Allah’a tâbi kılmaya varıncaya kadar her türden içsel çaba manevi cihad olarak değerlendirilir.
Nefs terbiyesi, zikir, sabır, çile, gayret, hizmet, hepsi bu cihattan birer parçadır. İşte tasavvuf ekolleri bu tür mücahedenin sistemli olarak yürütüldüğü merkezlerdir.
Sınavdan Yüzakıyla Çıkmak için
Dünya hayatı bir sınavdan ibaret. Bu sınavdan yüz akıyla çıkmak ancak ciddi bir çalışma ve gayret neticesinde mümkün olabilir. Bu da ancak içte ve dışta, dünyevî manada insanın her şeyi demek olan canı
ve malıyla mücadelesine bağlıdır. Mümin, hayatın her safhasında bu iki zeminin ıslahı için çalışmalı, gerektiği zaman çok sevdiği canından ve malından bile vazgeçmesini bilmelidir.
Böylelikle hem imanındaki samimiyeti, hem cennete olan liyakatini, hem de ne kadar akıllı bir “tüccar” olduğunu ispatlamış olacaktır.
Ne mutlu bu kutsal imtihandan hakkıyla çıkanlara, ne mutlu kârlı ticaret yapan akıllı tüccarlara…
Kendini Unutup Aleme Nizam Vermek
İslâm, kişinin kendi manevi terbiye ve ıslahını göz ardı ederek “büyük davalar” peşinde koşmasını onaylamaz. Çünkü dinin asıl muhatabı bireyin kendisidir.
Buna göre cihad, kişinin ilâhi adaleti kendisinden başlayarak çevresine yaymasıyla irtibatlı bir kavramdır. Yani kişi evvela nefsiyle uğraşmalı ve adalet unsurunu ilk önce kendinde hakim kılmalı ki diğerleriyle olan mücadelesi bir anlam taşısın.
Bu yüzdendir ki dinimiz, manevi cihadı, maddi cihattan üstün tutmuştur.

30/12/2009 | Kategori:
MAKALE
|
Yorum (0)
Yorum yaz! | Kalici baglanti

İslamiyet insanlara ahlaki ve insani hususları gayet mantıki bir tarzda öğretirken, onları hiçbir zaman yapamayacakları işlere zorlamamıştır. Aksine, onlara iyi ve rahat yaşamak için birçok imkanlar tanımıştır. Allahü teâlâ, insanların rahat ve mesut yaşamasını istemekte ve bunun için de, insanların günah işlememesini emretmektedir. Zira Müslüman, kendisinin daima Allahü teâlânın huzurunda olduğuna inanır ve bu sebeple günah işlememeye, emredilenleri de yapmaya çalışır. Ebü’l-Berekat Hakkari hazretleri; “Edep, kulun, Allahü teâlâya karşı vazifelerini, vakitlerini nasıl değerlendireceğini, haramlardan nasıl korunacağını bilmesidir” buyurmuştur.
Namaz kılmak, Allahü teâlânın huzurunda durmak demektir. Namazda kalbin kötülüklerden temizleneceği, Kur’an-ı kerimde bildirilmektedir. Zira kötülüklerden temizlenmemiş bir kalb ile, Allahü teâlânın huzuruna çıkılamaz. Namazın büyük ve önemli bir ibadet olduğu, şartlarının çokluğundan anlaşılmaktadır. Ayrıca, vacibleri, sünnetleri, müstehabları, mekruhları, müfsidleri de bunlara eklenirse, kulun Rabbinin huzurunda nasıl bulunması lazım geldiği daha iyi anlaşılır.
İnsan, aciz, güçsüz, zavallı bir mahluktur. Her nefeste, kendisini yaratan Allahü teâlâya muhtaçtır. Bunun için namaz kılmak, kul ile Rabbini ayıran ve kula haddini bildiren bir ibadettir. İmam-ı Gazali hazretleri buyuruyor ki:
“Nice abdest alanlar vardır ki, abdesti güzel almaz ve nice namaz kılanlar vardır ki, hudu ve huşu ile kılmazlar. Eğer kendini karınca ısırmış olsa, namazı bırakıp o karınca ile meşgul olurlar. Halbuki Allahü teâlânın azametini bilenlerin, ellerini ve ayaklarını kesmiş olsalar hiç direnmezler. Zira onların ibadetleri Allahü teâlâ içindir. Allahü teâlânın huzurunda duran kimse, Onun heybet ve azametini bildiği, tefekkür ettiği kadar huşu eder, korkar. Hükümdarlardan birinin huzurunda bir kişiyi akrep sokar, o da sabreder, hükümdara hürmet için hiç hareket etmez. Ya heybet ve azamet sahibi olan Allahü teâlânın huzurunda duranın hali nasıl olmalıdır? Elbette Allahü teâlânın huzurunda, daha ziyade huzur ve huşu gerektirmektedir.”
Allahü teâlâya ve Onun Resulüne karşı edebi takınarak huzur ile ibadet edenler ve haramlardan sakınanlar, yüksek derecelere, cenâb-ı Hakkın rızasına kavuşurlar. Ebu Ali Dekkak hazretleri anlatır:
“Vezirin birisi bir gün hükümdarın huzurunda iken, orada bulunan hizmetçilerin birisinden bir ses duyar ve o tarafa bakar. Hükümdar da, vezirin kendisiyle ilgilenmeyip, başka bir yere baktığını görür. Vezir, bu durumu fark edince, o tarafa bakmasının, hükümdar tarafından yanlış anlaşılmaması için bakmasına devam eder. Vezir, bundan sonraki toplantılarda da, hükümdarın huzurunda bulunurken, hep bir yere bakar. Böylece hükümdar, vezirin bu halinin tabii olduğunu, edebde kusur etmediğini ve gözlerinde şaşılık bulunduğunu zanneder.
Edeb ve korkuda, kendisi gibi mahluk olan birisinin huzurunda, bu şekilde dikkatli olan bir kimsenin, kendisinin ve her şeyin sahibi, yaratanı olan Allahü teâlânın huzurunda nasıl durması gerektiğini, iyi düşünmesi lazımdır.”
Netice olarak insanın şerefi, kıymeti, ilmi ve edebi ile ölçülür. Allahü teâlâya karşı edebi gözetmeyen bir kimse, kullara karşı da edebli olamaz, onlara şefkat ve merhametle yaklaşamaz. Allahü teâlâya karşı edeb ise, Onun emirlerini yapmak ve yasak ettiklerinden de sakınmaktır. Zira edebi gözetmeyen, Allahü teâlânın rızasına kavuşamaz.
KİŞİ SEVDİĞİYLE BERABERDİR ''

Hz.MUHAMMED
(S.A.V.)
19/12/2009 | Kategori:
YAZILARIM
|
Yorum (0)
Yorum yaz! | Kalici baglanti
HEPİMİZİN korkuları vardır. Ürktüğümüz, olmasın diye içimizden dualarla önünü
kesmeye çalıştığımız ürküntülerimiz vardır.
Bazen başarırız. Belki de
takdir öyle uygun görür. Bazen bize rağmen, dualarımıza rağmen endişelerimizi
aşamayız. Tabii ki bütün bu noktalarda tek sığınağımız, dualarımızda
yöneleceğimiz yer ve makam yüce Rabb’imizdir. Ondan gayri kimin gücü yeter, güç
yetirilemeyen şeylere.
Bu satırları okuduğumuzda hangi endişe ve korkular
sakınılması gereken haklı korkulardır, hangileri ise boş endişelerdir diye
düşünmüşsünüzdür. Aslında herkesin kendisine ait özel korku ve endişeleri
olabilir. Bunların bir kısmı hepimiz için genel olan korkulardır. Bir kısmı ise
kişiye göre değişen özel korkulardır.
* * *
Dini hayatımızla
ilgili sırları belirleyen Peygamberimiz de yaşamı boyunca bazı endişelerden yüce
Allah’a sığınmıştır. O, korkularından güvende olmaya, emin olmaya gayret ederdi.
Bunu yaparken, "Allah’ım, falan veya filanca şeyden sana sığınırım" diyerek
endişelerini sıralardı.
İşte bu haftaki yazımızda Peygamberimizin kendi
sözlerinden, Allah’a sığındığı hususları paylaşmak istedim. Onun için de
yukarıdaki satırları yazdım. Bakalım Efendimiz, nelerden Allah’a
sığınırmış.
1- Allah’ım! Hazineleri senin kudretinde olan her türlü hayrı
isterim ve hazineleri senin kudretinde olan her şerden sana sığınırım.
(Hákim)
Peygamberimizin bu yalvarışı, az cümleyle çok şey anlattığı en
güzel yakarışlardandır. Öyle ya, her türlü iyilik de, kötülük de yüce Allah’ın
izniyle değil mi? Öyleyse bilmediğimiz her kötülükten O’na sığınmak ve
sınırlarını bilmediğimiz her iyilik için de O’na yönelmek en doğru olanı değil
mi? Şunu da belirtelim. Allah şerri yaratır, ama şerrin kullanılmasından razı
olmaz. İyiliği de yaratır ama iyiliğin kullanılmasından razı olur.
2-
Allah’ım! Kötü günden, kötü geceden, kötü saatten, kötü arkadaştan, evimin
yakınındaki kötü komşudan sana sığınırım. (Tabarani)
Günün ve gecenin
bizatihi kötüsü olmaz. Ama gelecek gece veya gündüzlerin hangisinin kötü şeylere
gebe olduğunu sadece yüce Allah bilir. Peygamberimiz bu anlamda gece ve gündüzün
şerrinden Allah’a sığınmıştır.
3- Allah’ım! Hilekár dosttan sana
sığınırım. O (sözde) dost ki, bana dost bakışıyla bakar! Halbuki kalbiyle her an
beni kontrol eder. Benim iyi bir iş yaptığımı görürse onu örter. Benim kötü bir
işimi ve hatamı görürse hemen etrafa yayar.
Dostlar üç türlüymüş.
Birincisi gerçek vefalı dost: İyi ve kötü günde yanınızda olur, siz
yüceldiğinizde sevinir, düştüğünüzde üzülür. İkincisi, menfaat için yanınızda
olan dosttur: Vefasızdır. Siz iyi olduğunuzda yanınızdadır, düştüğünüzde
uzağınızdadır. Üçüncüsü ise yukarıdaki hadiste anlatılan dosttur: Hilekárdır,
münafık ruhludur.
4- Allah’ım! Faydasız ilimden, kabul olmayan amelden,
karşılık görmeyen duadan sana sığınırım. (Müslim, Zikr, 73; Ebu Davut, Vitr, 32;
Nesai, Daavat, 68; Nesai, İstiaze, 13; Müsned, ibn Hibban, Hákim)
İhlas,
yani takva olmazsa gerçek ilmin de, amelin de, duanın da fayda sağlaması mümkün
değildir. Bir de faydasız olan ama bazılarınca ilim olarak tarif edilen sihir,
kehanet ve büyücülük gibi uğraşlar vardır. Bunlardan da Allah’a sığınmak
lazım.
5- Allah’ım! Fakir düşmekten, yoksulluktan, zillete düşmekten sana
sığınırım. Allah’ım başkasına zulmetmekten ve başkası tarafından zulme
uğramaktan da sana sığınırım. (Ebu Davut, Vitr, 32; Nesai, İstiaze, 14; İbn
Mace, Dua, 3; Ahmed, Müsned, 2/305)
Hz. Peygamber, zengin değildi. Bazen
üç ay boyunca evinde çorba pişmezdi. Yamalı elbise giydiği olurdu. Ama fakirliği
övmezdi. Belki, başkasının hakkını yiyerek zengin olmak yerine fakirlik daha
iyidir derdi. Bu nedenle de başkasına muhtaç olacak seviyedeki fakirlikten
Allah’a sığınacak kadar kaçınırdı
* * *
6- Allah’ım! Beni -gözümü
açıp kapatacak kadar- kısa bir an bile nefsimle baş başa bırakma. Bana verdiğin
iyi şeyleri benden geri alma.
Ne kadar manidar değil mi! Yüce Rabbimizin
gönderdiği elçi. Son peygamber. Ama içimizden biri. Bizim gibi, bize yakın,
bizim endişelerimizi taşıyan biri. Allah’ın kulu ve elçisi. Ne kadar da açık,
yalın ve temiz. Nefsinize güvenmeyin. Heva ve heveslerinize aldanmayın. Boş
kuruntular peşinde koşmayın. Sonu belli olan bir hayat için kendinizi
yitirmeyin. Bakın ben bile, ben Muhammed bile nefsimin kötü arzularından Allah’a
sığınıyorum. Onun bu duayla anlattığı bu aslında. Sığınağını kaybetmiş, korkunç
yıldırımların, şimşek ve afetlerin sağanağı altında sırılsıklam olmuş ve hatta
ümidini yitirmiş çağımız insanına bundan daha güzel yol gösterici olabilir
mi?
Evet, bazen insan, sislerin içinde yönünü kaybediyor. Duman gözünü
bürüyor. Günahlar dengesini bozuyor. İşte o an "Allah’ım! Sana Peygamberimizin
sığındığı gibi sığınırım" demekten başka çare var mı?
15/12/2009 | Kategori:
MAKALE
|
Yorum (0)
Yorum yaz! | Kalici baglanti
<Önceki Yazilar
|