*Rüveyda'nın huzur evin'de hosgeldiniz..*

Audici


Powered by Audici
Image Hosted by ImageShack.us

Herkesin bir derdi var...


Dünya, zevk için, lezzet için yaratılmadı. Âhiret, bunun için yaratılmıştır. Dünyâ ile âhiret, birbirinin zıddıdır, tersidir. Birini sevindirmek, ötekinin gücenmesine sebep olur. Yani, birinde zevk aramak, ötekinde elem çekmeye sebep olur.

Dünyâda nimetleri, lezzetleri çok olanlar, bunlara lâzım olan şükrü yapmazlarsa âhirette çok acı çekeceklerdir.

Dünyâda tehlikelerden sakındığı, çalıştığı halde çok acı çeken müminler, âhirette çok lezzetlere kavuşacaktır. Bunun için Peygamberler ve Onların yolunda gidenler, hep dert ve belâ içinde yaşamışlardır. Hattâ Belâlar, mihnetler, en çok Peygamberlere, sonra Evliyâya, sonra bunlara benzeyenlere gelir buyurulmuştur.

İman nimeti ile şereflenenler, dünyâda, birkaç gün dert, belâ çekmeselerdi, Cennetin lezzetlerinin kıymetini anlayamazlardı ve ebedî nimetlerin kıymetini bilemezlerdi. Açlık çekmeyen, yemeğin lezzetini anlayamaz. Acı çekmeyen de, rahatlığın kıymetini bilemez.

Dertler, belâlar, sıkıntılar, câhiller için sıkıntı ise de, Peygamberlere ve Onların yolunda olanlara, sıkıntı, eziyet değildir. Çünkü seven, sevdiğinin her şeyini sever. Din büyüklerine, sevdiklerinden gelen her şey, tatlı olmaktadır. Bunlar, nimetlerden lezzet aldıkları gibi, belâlardan da lezzet duyarlar. Dünyâda dert ve belâ olmasaydı, bunların gözünde, dünyânın hiç değeri olmazdı. Dünyânın acı hâdiseleri olmasaydı, onu boş, abes görürlerdi. Şu beyit, bu büyüklerin halini çok güzel anlatmaktadır:


Seni sevmekten maksadım, derdi ve gammı tatmaktır.
Böyle olmasaydı arzûm, dünyâda başka tat çoktur.



Kemend-i mahbûb...

Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin birkaç tane hastalığı vardı. Bu hastalıklar sebebiyle namazlarını özürlü kılardı. Bunu bilen dostlarından biri dayanamayıp; Efendim! Herkes hastalıktan kurtulmak için sizden duâ istiyor. Cenâb-ı Hak da duâlarınızı reddetmiyor. Her gelen, şifâya kavuşarak huzûrunuzdan ayrılıyor. Hâlbuki sizdeki hastalıkları biliyoruz. Duâ buyurup da bu dertlerden kurtulsanız olmaz mı? diye sordu. O da;

Onlar hastalıktan kurtulmak için duâ istiyorlar. Biz ise, Allahü teâlânın verdiği bu dert ve belâlardan, O gönderdiği için râzıyız. Dert ve belâlar, kemend-i mahbûb olduğundan Allahü teâlâ, bu dertleri sevdiği kullarından dilediklerine verir. Bu sebeple dertlerin bizden gitmesini değil, gönderilmesini isteriz buyurdu. Hammâd bin Müslim hazretleri de;

Allahü teâlâdan başka her şeyin sevgisinin yok olmasını isteyen, Ondan gelen her şeye, dert ve belâlara râzı olmalıdır buyurmuştur. Seyfeddîn-i Fârûkî hazretleri ise;

Eğer Allahü teâlâ kullarına, hiç dert ve elem vermemiş olsa veya çok az vermiş olsaydı, insanlar Ona ibâdet etmekten ve Onu zikretmekten gâfil olurlardı. İnsanın, dünyâ ve âhiret saâdetine, Allahü teâlânın rahmetine kavuşabilmesi için, ibâdet ve tâatten ve zikirden geri kalmaması şarttır. Buna göre herkes Allahü teâlânın rahmetine muhtaçtır. İyi düşününce, dert ve sıkıntıların, aslında birer nîmet ve insanı Allahü teâlâya çeken birer kemend oldukları anlaşılır buyurmaktadır.


Bu dünyâ imtihân yeridir

Bu dünyâ, imtihân yeridir. Burada hak, bâtıl ile; haklı, haksız ile karışıktır. Allahü teâlâ, dünyada, dostlarına sıkıntılar, belâlar vermeseydi, yalnız düşmanlarına verseydi, dost, düşmandan ayrılır, belli olurdu. İmtihânın faydası kalmazdı. Hatta bir hadis-i şerifte:

(Şüphe edilen altını, ateşle muâyene ettikleri gibi, Allahü teâlâ, insanları dert ile, belâ ile imtihân eder. Bazısı, belâ ateşinden hâlis olarak çıkar. Bazısı da, bozuk olarak çıkar) buyurulmuştur.

Mûsâ aleyhisselâm, çok ıstırap çeken bir hastayı görünce: Yâ Rabbî! Bu kuluna merhametinle muamele eyle! diye dua eder. Allahü teâlâ:

(Rahmetime kavuşması için, gönderdiğim sebepler içerisinde bulunan bir kuluma, nasıl rahmet edeyim. Çünkü, onun günâhlarını, bu hastalıkla affedeceğim. Cennetteki derecesini, bununla arttıracağım) buyurmuştur.

Allahü teâlâ, acıdığı kullarını dert ile, hastalık ile, gafletten uyandırır. Çünkü sıhhatin hep yerinde olması, Allahü teâlâyı unutmaya, Ona isyân etmeye, harâm işlemeye sebep olmaktadır. Bunun için hadîs-i şerîfte:

(Müminlerde, üç şeyden biri bulunur: Kıllet yani fakirlik, illet yani hastalık, zillet, yani itibârsızlık) buyurulmuştur.


Mâdem ki âdem-zâdedir...

Musa aleyhisselâm zamanında yaşayan Firavunun, herkesin kendine tapınmasını istemesine sebep, 400 senelik bir ömür sürmesi ve bu zaman içinde bir kerecik başının ağrımaması, ateşinin yükselmemesi olmuştur. Bir kerecik başı ağrısaydı, o saygısızlık hâtırına gelmezdi. Bunun için din büyükleri;

Mümine kırk gün içinde, muhakkak bir üzüntü, bir hastalık veyâ bir korku yâhut da malına ziyân gelir buyurmuşlardır.

Allahü teâlâ her şeye kâdirdir. Dostlarına hem dünyâda, hem de âhirette rahatlık verebilirdi. Fakat, âdeti böyle değildir. Dünyayı imtihan yeri olarak yaratmıştır ve herkes bu imtihandan geçecektir. Şu beyitte ifade edildiği gibi:

Âfet-i gamdan aceb, dünyâda kim âzâdedir?
Herkesin bir derdi var, mâdem ki, âdem-zâdedir...



- Irfan Özfatura -

6/11/2009 | Kategori: ISLAM | Yorum (0) Yorum yaz! |

Tarlamıza Ne Ektik?


Mevlâmızın kullarına lütufları sonsuzdur. Eğer görebilsek her nefeste büyük rızıklarla nimetleniyoruz. İşte Rabbimizin bu rahmeti ümitsizliğe düşmeye manidir. O (c.c.) mutlak rızık verendir. Her türlü rızkı hazırlamış ve biz kullarına sunmuştur. Bizim yapmamız gereken vesilelerin peşine düşmektir. Bundan sonrası ise tevekküldür.

Fakat bilmemiz gereken önemli bir husus var. Rabbimiz ihsanda bulunduğu nimetlere karşı bizlere bazı vazifeler vermiş ve buna göre, görevini yapan kullarını ayrıca mükâfatla müjdelemiştir. Bu vazifeleri göz ardı etmek ise küfran-ı nimet olduğundan böyle kişileri cezalandıracağını buyurmuştur.

Bu sebeple kul, Rabbine karşı havf ve recâ hali ile donanmış olmalıdır. Yani daima bir umut ve aynı zamanda korku içinde olmalıdır. Korkmalı, çünkü vazifeleri vardır ve hesabını verecektir. Umudunu yitirmemeli, çünkü Mevlâmız engin mağfiret sahibidir. Müberra kitabımız Kur'an-ı Kerim'de buyurulmuştur ki:

"Ey İman edenler! ALLAH'tan korkun ve doğrularla beraber olun." (Tevbe/119)

Gönül ehli büyüklerimiz, dünyanın ahiretin tarlası olduğu gibi kalbin tarla, imanın da oraya atılan tohum olduğunu söylemişlerdir. Bu dünyadaki ibadet ve taatler toprağı sürmek, temizlemek ve kalbe hayat suyunun akmasını sağlamaktır. Dünyaya meyleden, ona bağlanan gönüller ise serpilen tohumun bitmediği, çorak topraklara benzer. Kıyamet günü hasat mevsimi gibidir. Herkes ektiği mahsulü orada alacak. O gün iman ve salih amel tohumundan başka hiçbirşey meyve vermeyecektir.

Bu dünyada kalbimizi çorak bir toprak haline getiren şeylerden uzak durmamız lazım. Bunların başında dünya sevgisi gelir. İnsanoğlu dünyada daimi kalacakmış gibi davranır. Bu yüzden hep biriktirme peşinde koşar. Gençken biraz daha büyüyüp biryerlere gelmeyi hedefler. Eğr hedefine ulaşırsa daha da yukarısını talep eder. Ömür böyle akıp giderken ahiret için ya hiç ibadet ve taat yapmaz ya da daima ileriki bir zamana, dünya işlerini bitireceğini umduğu bir döneme erteler. Ancak, ömrün sonuna gelindiğinde çoğunlukla pişmanlıktan başka bir şey kalmaz elinde. Rabbimiz (c.c.), Kur'an-ı Kerim'de doğru yol üzere sabit kalanları şöyle müjdelemiştir:

"Gerçekten, Rabbimiz ALLAH'tır deyip de sonra sebat gösterenlere, 'Korkmayın, üzülmeyin. Size vaat olunan Cennet'le sevinin' diye melekler inecektir. Biz dünya hayatında da ahirette de dostlarınızız. Çok bağışlayan ve rahmet eden ALLAH'ın bir ikramı olarak burada canınız ne isterse sizindir." (Fussilet/30-32)

Bu dünyada insanın aldanmasının, hakikati hemen unutuvermesinin sebebi kendine, nefsine aldanmasıdır. Nefsin arzuları çoktur, daima ister. Her şey benim olsun der. Nefsinin böyle isteklerine kulak vermek insanın kendi suçudur. Kişi böyle davrandıkça nefsinin açgözlülüğü hiç bitmeyecek, dünyada ebedi kalacakmış gibi hep sahip olmak, biriktirmek isteyecektir.

Kişinin maneviyatını gözardı ederek biriktirme, sahip olma isteği doyumsuzluğu, hep yükseklerde olma isteği de kibri işaret eder. Her ikiside kalbî hastalıklardır. Bu nların peşinde koşan kazanmaktan çok kaybedecektir. ne dünyada rahata kavuşacak ne de ahirette huzur bulacaktır. Mücella dinimiz İslâm bizlerden bu hastalıklardan kurtulmamızı, şifa bulmamızı ister. ALLAH Rasulü (s.a.v.) buyurmuştur ki:

"Lezzetleri yok eden ölümü çokça hatırlayın." (Tirmizi)

Yani ölümü sıkça anarak dünya zevklerine tutkunluğunuza gem vurun ALLAH Teala'ya yönelin, denilmiştir. Bir başka hadis-i şerifte de ölümü sıkça ananların şehitlerle birlikte haşrolacakları müjdelenmiştir (Beyhakî). İmam Gazalî (rh.a.) ölümü sıkça ananlara bu üstünlüğün verilmesini, hatırlayışların insanı dünyadan uzaklaştırması ve ahirete hazırlamaya başlaması olarak göstermiştir.

Hasan-ı Basrî (rh.a.)'de şunları söyler: "Ölüm dünyanın ipliğini pazara çıkardı da, akıllı olanlar için gerçekten zevk alacakları bir şey bırakmadı. "

İnsanın aldanmasına sebep olan konulardan biri de insanın dünyaya dair hayaller kurmasıdır. Bu hayallerin içinde genellikle ebedi ahiret yurduna dair bir şey bulunmaz. Oysa insan gençliğine, sağlığına aldanıp maneviyetını ihmal etmemelidir.

Abdullah b. Sâmit (rh.a.) babasından şunları duyduğunu aktarıyor: "Ey sağlıklı oluşuna aldanan kişi! hasta yatağına düşmeden ölen kimse görmedin mi? Ey kendisine süre tanınmış olan! Hiç vadesini bileni gördün mü? Ömrünü şöyle bir gözden geçirsen tattığın zevklerin hepsini unuttuğunu görürsün. Sizler sağlığa mı aldanıyorsunuz yoksa uzun süredir ağzınızın tadı yerinde olduğu için şımarıyor musunuz? Ölmeyeceksiniz diye bir güvenceniz mi var? Ölüm meleğine karşı gelebileceğinizi mi sanıyorsunuz? Onu ne servetin ne de adamların engelleyebilir. Ölüm anı bela ve sıkıntı anıdır. Yapılan hatalardan pişmanlık zamanıdır."

Dünya hayatının hakikatte ne olduğuna dair etrafımızda ne çok ibret vardır. Kendi bedenimiz, dönüp duran mevsimler, kainattaki her şey geçiciliğe işaret eder. Düşünün uzun süre birlikte olduğumuz, gülüp eğlendiğimiz, nice insan vadesi yettiğinde aramızdan ayrılıverdi. Onların birçoğu ne kadar çok çabalamıştı bu dünya için. Makam-mevki sahibi olanlar vardı. Çok para biriktirenler vardı. Güç ve iktidar sahibi olanlar vardı. Fakat dünya hiçbirine kalmadı. Bize de kalmayacak.

Bir gün sıra bize geldiğinde ne biriktirdiklerimiz ne de kurduğumuz hayaller elimizden tutacak. Servetimizi, dünyadaki şan ve şöhretimizi, sayğınlığımızı yanımızda yanımızda götüremeyeceğiz. Aksine onlardan hesaba çekileceğiz. Onları nasıl kazandığımız sorulacak. Hak yemişsek, birilerine zulmetmişsek bedelini ödeme fırsatımız elden gitmiş olacak.

Geleceğini güvenceye almak isteyen kişi Rabbinden korkan, takvaya sarılan, ebedi olana karşı fani olanı elden çıkaran kişidir. Böyle kişi gözünü ebediyet ufuklarına dikmiş, buranın misafirlik yurdu olduğunu fark etmiş, nefsinin ve şeytanın oyuncaklarına aldanmamış kutlu kişidir. O sebeple dünyadan şikayette de bulunmaz. Fahr-i Kainat (s.a.v.) Efendimiz buyurur ki:

"Kaygılanan, geceden yol alır. Gece yol alan da menzile varır. Dikkat edin! ALLAH'ın eşyaşı pek pahalıdır. O pahalı eşyada Cennet'tir." (Tirmizi)

Birazcık kaygı, dikkat ve çaba...Umuyoruz ki bunlarla yol alırsak biz de menzile varırız.

Rabbimizin tevfik ve inayeti ile.


S.Mübarek EROL

31/10/2009 | Kategori: ISLAM | Yorum (0) Yorum yaz! |

İyi ve Kötü Arasında‏


Mehmet ILDIRAR


İnsanın tabiatında hem iyiye hem de kötüye bir meyil var. İsterse kâmil bir veli olabilirken, türlü günahlar içerisinde ömrünü tüketebilir de. Yer altındaki madenleri kazıp işletircesine tabiatımızı iyiye, güzele götürmemiz; kötüyü, bâtılı, Allah Tealâ’nın istemediği çirkinlikleri terk etmemiz gerekir.

İyi ve kötü, bu iki özellik insanın tabiatında bulunduğuna göre, insan ikisi arasında seçim yapma hakkına sahiptir. Aslen dünyadaki işi de bu seçimdir. Tercihine, yaptığı seçime bağlı olarak hem dünyada hem ahirette mutlu olabileceği gibi; dünyada musibetle, ahirette de şiddetli azapla karşılaşabilir.

Allah Tealâ insan yaratılışına nefsi koyarak onu serbest bırakmıştır. İşte kâmil insanla ifsada uğramış günahkâr insan arasındaki fark, nefs terbiyesinden sonra kazanılan karaktere bağlıdır.

Kâmil insan ve şerli insan... her birinin kendine mahsus hayat tarzı vardır. Nasıl yaşanılıyorsa nefs o yönde  şekillenecektir. Her insan İslâm’a uygun bir yaratılışla dünyaya gelir, fakat anne-babanın, çevrenin tesiriyle farklı yollara sapar.

Yaşadığımız sürece sorumluluklarımız var. Herkes dilediği gibi yaşamak ister ama ahiret korkusuyla ve dünya saadetine ulaşabilmek için meşru sınırlar içinde bir hayat yaşamak zorundadır. Allah Tealâ peygamberler göndermiş, kitaplar indirmiştir ki, bu hayatın hukukunu, nasıl yaşanması gerektiğini bilelim. Allah Tealâ’nın yolunda sabit ve istikamet üzere olalım. Bunun için AllahTealâ insanı akılla donatmıştır.

Allah Tealâ kullarının karakterini ve ihtiyaçlarını bilir. Onları nasıl uygun şekilde -akıl, irade gibi özelliklerle- donattıysa, buna ait sorumluluğu da belirlemiştir. Kimse kendi kafasına göre bir hayat yaşayamaz. Yaşarsa sorumluluklarını yerine getirmemiş olur. Bunun sonucu mahcup olmak, pişman olmaktır. Hem dünyada çektiği ızdırapla perişan olur, hem ahirette büyük bir cezayla karşılaşır.

Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz, iyilikleri ve güzellikleri yaşayarak göstermiş, örnek olmuştur. Sahabiler, O’nu görerek örnek almış ve O’nun gibi yaşamaya gayret etmişlerdir. Sonraki nesiller de onların yolunda gitmişlerdir. Bu bir kervan gibidir. Bu kervanı takip etmek, onların uğradığı yerlere uğramak gerekir. Güvenli yol budur.

Efendimiz s.a.v., Ashab-ı Kiram’ı takip edip onlara tâbi olmamızı buyurmuşlardır. Çünkü Sahabiler, Allah Rasulü’nden ne gördülerse onu almış, hayatlarına tatbik etmiş, ebedi mutluluğa ermiş, gökteki yıldızlar gibi nuranî kemalâta kavuşmuşlardır. Onları takip etmenin nasıl olacağını da alimler bildirmişlerdir. Yolun ve nasıl gidileceğini bizlere aktardıkları ve gösterdikleri için alimler ve veliler de çok kıymetlidir. Onlar peygamberlerin bıraktığı ilmi ve manevi mirasa sahip çıkmışlardır.

Bu nedenle insanlar alimlerin, velilerin etrafında toplanmış, onların zahirî ve batinî ilminden faydalanmışlardır. Allah’ın alim, veli kulları sadece varlıklarıyla bile insanlara Allah’ı hatırlatırlar. Rasulullah s.a.v. Efendimiz tarafından, İsrailoğullarının peygamberlerine benzetilen bu zatlar, yolda olmak ve yolda ilerlemek isteyenler için rehberdir.

Bu insanlar kendilerini müslümanların iyiliğine adamış, onların Hakk’a ulaşmalarına vesile olmak isteyen, sadık, muhlis insanlardır. Bunların ortamında bulunmak, onlarla birlikte olmak, İslâm’ı yaşamaya, güzel ahlâk sahibi olmaya büyük bir vesiledir.

Nihayetinde mümin olarak hepimiz biriz. Farkımız, dinin emirlerini yaşamada, günahlardan uzak durmada ve Allah’tan korkmada hassasiyet farkımızdır.

KİŞİ SEVDİĞİYLE BERABERDİR ''

Hz.MUHAMMED
(S.A.V.)

31/10/2009 | Kategori: ISLAM | Yorum (0) Yorum yaz! |

İlim, Amel, İhlâs

Kadir Gecesi
Kürşat Salih YAMAN


Çiftçi tarlasını eker ve bekler. Beklediği şey mahsuldür. Ne ekmiş, ne kadar ekmişse hasat zamanı o karşılığı alacaktır. Ahirette yüz ağartan bir hasat için de dünya tarlasında ilim, amel ve ihlâs bulunmalıdır.

Kul tıpkı çiftçiye benzer. Dünya onun tarlası, iyilik ve kötülükler ekini, ahiret ise hasatıdır. Dünya tarlasına ektiği her şey ahiret mevsiminde önüne mahsul olarak konacaktır. Ne bir eksik ne bir fazla...

“Kim zerre kadar hayır işlemişse onu görecektir. Kim de zerre kadar şer (kötülük) işlemişse onu görecektir.” (Zilzal, 7-8)

Hasat mevsimi olan ahirette önüne konan mahsul, ebedi hayat için dönüm noktasıdır. Onunla ya çocuklar gibi sevinip mutlu olur yahut idamlıklar gibi perişan...

Peki nedir bereketli, verimli hasadın sırrı? Yani dünyada neyi nasıl ekmeliyiz ki ahirette biçeceğimiz mahsul bizi mutlu mesut kılsın, bizi kurtarsın?

İmam Rabbanî k.s. Hazretleri ebedi kurtuluş için dünyadayken üç şeyin elde edilmesi şart, diyor. Bunlar ilim, amel ve ihlâs.1

Bilmediğini öğrenmek

İlimden kasıt, kişinin kendisine lazım olacak kadar dinini öğrenmesidir. Bu, her mükellef (büluğ çağına ermiş, aklı başında) müslüman üzerine farzdır. Çünkü bilgisiz itaat olmaz.

Öncelikle müslüman, iman esaslarını (Akaid) Ehl-i Sünnet alimlerin bildirdiği gibi öğrenip, varsa inanç hususundaki şüphelerini gidermelidir. İmam Gazalî k.s. Hazretleri, bir insanın kalbine doğacak şüpheleri giderecek kadar ilim öğrenmesinin de farz olduğunu söyler.2

Öyledir. Çünkü inanç noktasında bozuk görüş ve şüphe taşıyan kişi tehlikede demektir. Böyle birinin ne ermişliği para eder ne dervişliği. O nedenle Ehl-i Sünnet alimlerin inanç esaslarıyla ilgili eserlerini okuyup, ârif zatların sohbetlerinden istifade etmelidir. Ki böylece yanlış bilgilerden ve şüphelerden kurtulmak mümkün olsun.

Bu arada din gibi ciddi bir meseleyi, ehil olmayan kişilerden öğrenmeye çalışmak asla doğru değildir. Zira yarım doktor candan, yarım hoca dinden eder, bu herkesçe bilinir. Kur’an-ı Kerim’de: “Eğer bilmiyorsanız bilenlere sorun.” (Nahl, 43) buyurulur.

İman esasları meselesini hallettikten sonra dini nasıl yaşayacağımız meselesi, yani Fıkıh gelir. Bu ilim, İslâm dininin ibadet, insanlar arası her türlü iş ve işlemler (muamelât) ve ceza hukukuna ait hükümlerini kapsar. Neyin helal neyin haram olduğunu fıkıh sayesinde öğrenir, alışveriş ve ticarette, evlenmede boşanmada islâmî ölçüleri onun sayesinde biliriz. Her müslümanın bu ilimden kendisine lazım olacak kadarını öğrenmesi farzdır.  

Öte yandan tasavvuf erbabı kişilerin de feyz aldığı meşrebin gereklerini araştırıp öğrenmesi şarttır. Tasavvuf neyi hedefler,  mürşit kime denir, bir mürşidin terbiyesine giren kişinin dikkat etmesi gereken şeyler nelerdir, öğrenilmesi gerekir.

İlim, gereği gibi elde edilmediği taktirde uhrevi kurtuluşun teminatı olan sacayaklarından biri eksik demektir. Bu yüzden Allah Rasulü s.a.v., ilimden bir mesele öğrenmeyi, bütün varlığı ile dünyadan hayırlı görmüştür.3

Bildiğiyle amel etmek

Diyelim ilmi elde ettik. Yani akaidimizi düzelttik, lüzumu kadar fıkıh bilgisi öğrendik. Tasavvufî bilgi de edindik. Yeterli mi? Elbette değil! Çünkü sırada “amel” var. Yani öğrendiklerimizi hayata geçirmek, uygulamak.

İlmin lazım olacağı yer işte tam burasıdır. Çünkü ahirette tek geçerli akçe iyi işlerdir (salih amel). Kul öbür alemde onunla üstünlük bulur. Nitekim Hz. Ömer r.a. demiştir ki: “Dünyanın izzeti mal ile, ahiretin izzeti de salih ameller iledir.”4

Ayrıca Kur’an-ı Kerim, Rabbine kavuşmayı uman kimsenin salih amel işlemesini ve ibadetlerinde hiç kimseyi Rabbine ortak koşmamasını öğütlemekte (Kehf, 110); O’na, mümin olarak salih ameller işlemiş olduğu halde ulaşanlara en yüksek dereceler ile içinde temelli kalacakları, Adn cennetlerini müjdelemektedir. (Tâhâ, 75-76)

Şu halde asıl olan bilmek değil, bildiğini uygulamaktır. Bu, işin en mühim kısmıdır. Öğrenilen bilgiyi taviz vermeksizin yapmaya, yapılanı da devam ettirmeye çalışmak önemli bir iştir. Kişi bildiğiyle amel ettiği sürece Allah Tealâ ona bilmediklerini öğretir. Hadis-i şerifte buyurulmuştur ki:

“Bildiği ile amel eden kimseye Yüce Allah bilmediğini öğretir ve amelinde onu muvaffak kılar da cenneti hak eder. Buna karşılık bildiği ile amel etmeyen kimse hem bildiğinde şaşar hem de amelinde muvaffak olmaz ve böylece cehennemi hak etmiş olur.”5

Yalnız Allah rızası için yapmak

Ebedi kurtuluşumuzu temin edecek olan üç altın kuralın en önemli ayağı ise ihlâstır.

İhlâs, ibadet ve davranışları gösteriş (riya) ve her türlü ikiyüzlülükten (nifak) uzak olarak sadece Allah için yapmaktır.

Allah’a ortak koşmanın (şirk) büyük ve küçük diye iki kısma ayrıldığına dikkat çeken alimlerimiz, riya ile nifakı küçük şirk alt başlığı altında zikreder.6

Ameline riya ve nifak karıştıran kimse için bir hadis-i kudsîde şöyle buyruluyor:

“Ben, ortağı olmaktan uzak olanların en uzağıyım. Kim benim için amel eder ve başkasını da bu amele katarsa/ortak ederse hissemi o ortağıma devrederim.”7

Ayrıca Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’in buyurduğu üzere, “Amelinde şirk edene, ‘Kim için amel ettinse mükafatını ondan al!’ denir.”8

Bunlar gösteriyor ki ameli amel yapan ondaki ihlâstır. İhlâs niyette bulunur. Niyetin yeri ise kalptir. Kulun ameli niyetinin içtenlik ve samimiyeti nisbetinde değer kazanır. Aynı namazı yan yana kılmakta olan iki kişiden birini diğerine üstün kılan, niyetlerindeki samimiyettir. Sevgili Peygamberimizin “Ameller niyetlere göredir.”9 sözü buna işaret eder.

Niyetin kendisi de bir tür amel sayılır. O ancak Cenab-ı Hakk’ın hoşnutluğu gözetildiğinde ihlâsa kapı açar. İhlâsla yapılan az bir amel, ihlâsı tam olmayan amelden kat kat üstündür. İhlâs kıymetsiz görünen bir ameli dahi çok kıymetli hale getirir.

İhlâsı elde etmek, riyadan korunabilmek zor diyerek ibadet ve amelleri terk etmek doğru değildir. Bu şeytanın bir oyunudur. İmam Gazalî k.s. böyle birini, efendisi tarafından temizlesin diye verilen buğdayı “Nasıl olsa tertemiz yapamayacağım, iyisi mi bu iş kalsın.” diye düşünen hizmetçinin haline benzetmiştir.10 Oysa bir şeyin tamamı elde edilemiyor diye hepsi terk edilmez.

İhlâs nasıl elde edilir?

İmam Rabbanî k.s. Hazretleri buyuruyor ki: “İlim ve amele nisbetle ruh mesabesinde olan ihlâsın tedariki sufilerin yoluna girmeye bağlıdır.”11

Evet, ikinci bin yılın müceddidine göre ihlâsı elde etmenin yolu, sufilerin yoluna, yani tasavvufa girmekten geçiyor. Çünkü bu yolun amacı nefsin kötü huylarını iyiye çevirmektir. Nitekim İmam Gazalî k.s. Hazretleri de tasavvufu, nefse karşı mücadeleyi öne almak, kötü huyları atmak, diğer her şeyle kalbî ilişkiyi keserek olanca gayretle Allah’a yönelmek12 olarak tanımlar. Riya ve nifak da nefsin kötü sıfatlarından olup, onlardan kurtulmak ancak sıkı bir tasavvuf eğitimiyle mümkün...

Özetleyecek olursak, herkesin ortak arzusu olan ebedi kurtuluş ancak üç şeyi kazanmaya bağlıdır. Bunlar ilim, amel ve ihlâstır ve hiçbirini diğerinden ayırmak mümkün değildir. Bir müslüman ahiret hasatı için dünya tarlasını ekerken bu üç önemli unsuru ihmal etmezse Allah’ın izniyle kurtuluşa erecektir.

1Mektubat, 59. Mektup
2İhya, 1/46
3Taberani, Ebu Zer’den rivayet etmiştir.
4Münebbihat, 6
5El-Münkizu mined-Dalal, 60
6Ragıp el-Isfehani, Müfredat el-Kur’an, ş-r-k maddesi
7Malik, Muvatta (İhya, 4/690)
8Malik, Muvatta (İhya, 4/690)
9Buhari ve Müslim
10İhya, 3/691
11Mektubat, 59. mektup
12El-Münkizu mined-Dalal, 238

21/10/2009 | Kategori: ISLAM | Yorum (0) Yorum yaz! |

SELAM, RABBE GİDENLERE!..


SELAM, RABBE GİDENLERE!..

“Ben Rabbime gidiyorum.” diyerek ayrıldı arkadaşlarının yanından! Onbeş - yirmi dk. sonra tekrar dönüp geldiği sıra arkadaşları hemen soru yağmuruna tutmuşlardı onu: “Ben Rabbime gidiyorum” da ne demek ve sen gerçekten az önce nereye gidip geldin?” Onun bu sorulara karşı cevabı, tek kelime oldu: “NAMAZ.”
Evet… Bu küçümen hikaye, bizlere, kocaman mesajlar sunmaktadır. Rabbimizin;
Sizin dostunuz (veliniz), ancak (cc), O'nun elçisi, rüku' ediciler olarak namaz kılan ve zekatı veren müminlerdir. (5/55),
Kitaba sımsıkı sarılanlar ve namazı dosdoğru kılanlar, şüphesiz biz salih olanların ecrini kaybetmeyiz. (7/170),
Onlar, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler. (8/3),
Gündüzün iki tarafında ve gecenin (gündüze) yakın saatlerinde namazı kıl. Şüphesiz iyilikler, kötülükleri giderir. Bu, öğüt alanlara bir öğüttür. (11/114),

Onlar namazlarında hûşû içinde olanlardır; (23/2),
Onlar, namazlarını da (titizlikle) koruyanlardır.(23/9) ... şeklinde buyurduğu;

NAMAZ…
ALLAH(cc)’a yanaşmanın, ALLAH(cc)’a yaraşmanın en etkili ve en kuvvetli göstergelerinden birisi de şüphesiz namaz’dır. Namazla ilgili çok şeyler söylendi ve çok şeyler yazıldı. Elbetteki bu uğraşlar yersiz ve gereksiz değildir; ALLAH(cc), inanıyoruz ki, bu yolda uğraş verenlerin gayretlerini zayi etmeyecektir. Lakin asıl olması gereken bu uğraşların, bu değerlerin pratikte değer bulup-bulmadığıdır.

Her hususta olduğu gibi namaz hususunda da bize örnek Rasulü’dür. “Gözümün nuru” dediği, İslam’ın direği, iman ile küfrün ayrılış noktası ve bizlere, asırlar boyu kurtuluş meşalesi olan namaz…

Her namaz;
bir yenilenme hareketidir.
bir dostluk simgesidir.
samimiyetin bir göstergesidir.
Rabb’le irtibata geçişin, en hassas ve en ciddi noktasıdır.
O’nunla yapılan ve asla aksaklık göstermeyen en uzun boylu randevudur…

Hesap günü, ilk sualin namaz’dan sorulacağı malumumuzdur. Şu halde, her zaman için öncelememiz/öncelik vermemiz gereken vakıa namaz’dır. Nasıl ki sosyal hayat kurallarından birisi de önemli işleri öne almak ve titizlikle olması gerekeni yapmaksa; namaz da bu kabildendir, hatta daha önemlidir

13/10/2009 | Kategori: MAKALE | Yorum (0) Yorum yaz! |

<Önceki Yazilar | Sonraki Yazilar>