*Rüveyda'nın huzur evin'de hosgeldiniz..*

Audici


Powered by Audici
Image Hosted by ImageShack.us

Eğmesini bilirsek, ağaç her yaşta eğilir!

 

Atasözleri, tarih süzgecinden geçmiş altın levhalardır. Her birinde ayrı bir hayat tecrübesi ve hayat dersi vardır. Hayat yolculuğunun en önemli trafik işaretleridir. Dedelerimizin yerleştirdiği trafik işaretleri hem de… Trafik işaretlerinin en tehlikelisi, yanlış yere, yanlış yöne yerleştirilmiş olanıdır herhalde. Bir de yanlış anlaşılanı tabi…

“Ağaç yaşken eğilir” en çok kullandığımız atasözlerinden birisidir. Özellikle biz öğretmenler, işe yaramaz gördüğümüz haylaz öğrenci (ler) için, “iş işten geçmiş artık, ağaç yaşken eğilir” deriz.

* * * * *
Üniversite yıllarında tanıştığım ve benim Etimoloji (kelimelerin köklerini araştıran kök bilim) ile ilgilenmeme vesile olan değerli hocam Prof. Dr. Mustafa KAÇALİN Bey'le tanışıncaya kadar, bende bu atasözünü birçoğumuzun kullandığı anlamda anlıyor ve öyle kullanıyordum.

Sonra gerçeği öğrendim. Biz bu atasözünü hep yanlış anlamış, yanlış yorumlamışız.

Ağaç yaşken eğilir sözü; Çocukluk yıllarında, ilkokul çağlarında, lise veya üniversite sıralarında eğitilememiş (eğilememiş) insan bir daha eğitilemez anlamına mı geliyor?

Asla!

Bu atasözünü bu şekilde anlamış ve anlamlandırmış olanlar bilsinler ki, atalarının kemikleri sızlar bu yoruma. Tarihini, kültürünü, medeniyetini, geçmişini ve dini inançlarını hiç anlamamış demektir bu yorumu yapan insanlar.

Bu sözü bu anlamıyla bir “öğretmen” kullanıyorsa çok daha vahimdir.

“Ağaç yaşken eğilir” atasözünün nasıl anlaşılması gerektiğini izah etmek için önce bazı temel açıklamalar yapalım.

“Yeşil” sözcüğü bir rengi ifade etmekle beraber, canlılığı da ifade eder. “Yeşil” kelimesinin etimolojik kökenine indiğimizde karşımıza “yaş – lı” ifadesi çıkar. Bu “yaşlı”, “yaşlanmışlık” anlamında değildir. İçinde sıvı dolaşan, ıslaklığı ifade eden “yaş” kökünde türemiştir, yeşil kelimesi.
* * * * *
Bir fidanı yönlendirmek kolaydır. Önüne bir engel koyarsınız fidan o engelin kıyısından dolaşır. Büyümüş ağaca şekil vermek biraz daha zordur.

Köylerde, saman atmak için ağaçtan yapılan “yaba” vardır. Üç çatallı uzun saplı bir alet. Lise yıllarında rahmetli dedemin yabayı nasıl yaptığını seyretmiştim. Dedem, insan bileğinden biraz daha ince olan ağaç parçasına meyil vermek için, ateş yakar ve ateşin köz olarak kalmasını beklerdi. Közlerin içine kalın ağaç parçasını, bir müddet sabit tutacak şekilde yerleştirirdi. İstediği eğime ulaşınca ateşten çıkartırdı. Ve kalın odun parçası yaba şeklini alır.
* * * * * *
Tüm bunlarla varmak istediğim noktaya gelince;

Demek ki bir ağaca sadece fidan iken yön verilemiyor. Büyüdükten sonra da yön verilebiliyor. Sadece “yöntem” farklı… Doğru yöntemi kullanmayı bilmeyen birinin “ağaç yaşken eğilir!” sözünün arkasına saklanması ne kadar doğru?


Hangi yaş'ta olursa olsun, ağacın içerisinde sıvı dolandığı müddetçe, uygun yöntemi kullanmak kaydıyla, ona yön verebilirsiniz.

“Ağaç yaşken eğilir” sözü “Ağaç, her yaşta farklı eğilir” şeklinde veya “kurumamış (ölmemiş) ağacı eğmeye çalışmaktan vazgeçmeyin” şeklinde anlayabiliriz.

İnsanın ölüsünden , ağacın kurusundan ümit kesilir sadece. Yaşayan insandan ümit kesen, cehaletini ve beceriksizliğini tasdik etmiş olur.

Yaratıcı bile insana son nefesine kadar müsaade ederken, bizim “ağaç yaşken eğilir!” diyerek insandan ümit kesmeye hakkımız var mı?

Şayet ağaç sadece yaşken eğilebilseydi, anne ve babası tarafından eğitim verilememiş hiçbir insan eğitilemezdi.

Şayet ağaç sadece yaşken eğilebilseydi, ilkokul yıllarında eğitim verilememiş hiçbir insan eğitilemezdi.

Şayet ağaç sadece yaşken eğilebilseydi, peygamberler sadece çocuklara gönderilmez miydi?

* * * * *
Trafik işaretlerinin doğru anlaşılmasına vesile olması temennisiyle, “Tüm peygamberler “yetişkin” insanlara gönderilmedi mi?” diye bir soru sorsam, ve başka hiçbir cümle kurmadan sizleri, “ağaç yaşken eğilir” sözü üzerinde tekrar düşünmeye davet etsem nasıl olur?

Bence iyi olur!

Sait ÇAMLICA

Photo Sharing and Video Hosting at Photobucket

16/11/2009 | Kategori: MAKALE | Yorum (yok) Yorum yaz! |

EVLILIGIN GÜL BAHCESI‏


Bir gün köye gitmiştim. Orada bir anaç tavuğun etrafında on tane kadar civciv vardı. İlgimi çekti, bir kenarda uzun uzun izledim onları. Bir ara gökte bir karga belirdi. Anaç tavuk garip bir ses çıkardı. Hemen civcivler koşarak annelerinin altına sığındı. Karga uzaklaşınca, farklı bir sesle civcivlere seslendi, civcivler de dağılıverdi. Sonra anaç tavuk yeri eşelemeye başladı, yenilecek bir şey bulmuş olmalı ki, daha farklı bir sesle yavrularını başına topladı. Herhalde her bir sesin farklı bir anlamı vardı. Çünkü civcivler ahenkle o şefkatli seslerin ritmine uyuyorlardı. Onlar o halleriyle o kadar şirinlerdi ki, birini alıp seveyim dedim. Biraz yaklaştım. Anneleri yine garip bir ses çıkardı ve bana şiddetle saldırdı. Ben de korkup kaçtım. “Şefkat, tavuğu aslana saldırtır, onu kahraman eder” derler, demek doğruymuş dedim. Evet, ne güzel bir aileydi! Doğrusu imrendim onların o hâline. Bir yanda saf bir şefkat, diğer yanda tam bir mutluluk…

Tabi, gözlerim onların o tatlı hâlini seyrederken aklım da diğer hayvanlara gitmedi değil. Düşündüm, aynı şefkat ve uyum onlarda da var. Hatta bir bakıma canavar olan aslan, kaplan, sırtlan da yavrusuna karşı aynı ölçüde şefkat gösteriyor. Hem sadece hayvanlar mı, bitkiler de yavrularına karşı şefkatli. Meselâ, “incir ağacı kendisi çamur yer, yavrusu olan yemişine en tatlı gıdayı verir” diyor Bediüzzaman Said Nursi. Kısaca, terbiyenin, gıdası, havası, suyu şefkattir diyebiliriz. Şefkat sayesinde yavruların karakter ve kabiliyetleri gelişip serpiliyor, ileride tıpkı anne ve babaları gibi oluyorlar. Terbiye için vazgeçilmez evrensel bir kanun bu.

Şefkatin kaynağı: Rahmân ve Rahîm

Gelelim insanlara… Şefkatin kaynağı olan Rahmân ve Rahîm isimleri, Kur’ân-ı Kerimin bütün surelerinin başında yer alıyor: “Rahmân, Rahîm olan Allah’ın adıyla…” Demek en iyi kul terbiyesi şefkatle oluyor ki, bu isimler her sûrenin başında yer alıyor.

Hem, âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberin (a.s.m.) en seçkin vasfı şefkattir. Demek en iyi ümmet terbiyesi şefkatle oluyor ki, Allah, peygamberini, bütün ümmetini kucaklayacak kadar engin bir şefkatle donatıyor.

Ayrıca Bediüzzaman gibi âlimlerde mesleğin temel esaslarından birisi şefkattir. Demek en iyi talebe terbiyesi şefkatle oluyor ki, şefkati mesleklerinin temel taşı yapıyorlar.

Özellikle Yusuf Sûresinde Yâkûp’un (a.s.) baba şefkati pek önemle dikkate veriliyor. Demek en iyi evlât terbiyesi şefkatle oluyor ki, Kur’ân Yâkûp’un (a.s.) şefkatini örnek olarak gösteriyor.

Kul, ümmet, talebe, evlât… Hangisi olursa olsun, hepsinin terbiyesinde asıl rolü oynayan şefkat. Kabiliyetler, istidatlar ve en güzel ahlâklar şefkat ortamında yeşeriyor. Bunda hiç şüphe yok.

Şefkat kötüye de kullanılabilir

Yalnız çocuk için şefkatin kötüye kullanılması veya yanlış bir şekilde onlar üzerinde kullanılması da söz konusu olabiliyor. Yirmi Dördüncü Lem’a’da Üstad Bediüzzaman şefkatin kötüye kullanılmasını şöyle özetliyor:

“Hanımlarda (şefkat sebebiyle) gayet yüksek bir kahramanlık var. Bu kahramanlığın inkişafı ile hem hayat-ı dünyeviyesini (dünya hayatını), hem hayat-ı ebediyesini (ahretteki ebedî hayatını) onunla kurtarabilir. Fakat bazı fena cereyanlarla (kötü akımlarla), o kuvvetli ve kıymettar seciye inkişaf etmez (o değerli şefkat gelişmez). Veyahut sû-i istimal edilir (kötüye kullanılır). Yüzer numunelerinden bir küçük numunesi şudur:

“O şefkatli valide, çocuğunun hayat-ı dünyeviyede (Dünya hayatında) tehlikeye girmemesi, istifade ve fayda görmesi için her fedakârlığı nazara alır, onu öyle terbiye eder. ‘Oğlum paşa olsun’ diye bütün malını verir, hafız mektebinden alır, Avrupa'ya gönderir. Fakat o çocuğun hayat-ı ebediyesi tehlikeye girdiğini düşünmüyor. Ve dünya hapsinden kurtarmaya çalışıyor; Cehennem hapsine düşmemesini nazara almıyor. Fıtrî şefkatin tam zıddı olarak, o mâsum çocuğunu, âhirette şefaatçi olmak lâzım gelirken dâvâcı ediyor. O çocuk, ‘Niçin benim imanımı takviye etmeden bu helâketime sebebiyet verdin?’ diye şekvâ edecek. Dünyada da, terbiye-i İslâmiyeyi tam almadığı için, validesinin harika şefkatinin hakkına karşı lâyıkıyla mukabele edemez, belki de çok kusur eder.”

Burada dikkat edilmesi gereken hususun altı çizilmesi gerekirse o da, şefkatten gelen gayret, çocuğun hem dünyasını hem de ahiretini kurtaracak şekilde kullanılmalı. Bunun sonucu hiç şüphesiz hem çocuk hem de aile için dünya ve âhiret saadetidir.

Anne baba şefkatini doğrudan göstermeli

Malûm, çocuk, yaratılışı gereği anne ve babasından bizzat kendisine şefkat gösterilmesini ister. Bazen, çevrenin etkisiyle anne ve baba çocuğuna yeterince şefkat gösteremiyor. Şayet anne evdeki eşyaya veya tutkusu olduğu şeylere, hattâ yeni dünyaya gelen çocuklarına, o çocuktan fazla ilgi gösteriyorsa, çocuk buna karşı tepkisini bir şekilde göstermeye başlar. Onlara düşman kesilir. “Annemin bana olan şefkatini onlar elimden alıyor” diye onları kırıp dökmeye başlar. Baba da kendi işine ve tutkularına karşı, çocuğundan fazla ilgi gösteriyorsa, durum yine aynı olur. Çocuk evde huzur kaynağı iken zarar verici bir unsur hâline gelir. Büyüdükçe, bilinçli veya bilinçsiz, anne babasıyla zıtlaşır. “Sanki ben onların umurunda mıyım?” der, daha söz dinlemez hâle gelir. Aile içi iletişim kopar, o ailede huzur da kalmaz. Baştaki anaç tavuk misalinde olduğu gibi, anne baba, şefkatlerini çocuklarına doğrudan göstermelidir.

Eşler arası mutluluğun sırrı: Fazilet

Gelelim karı koca ilişkisine. Kur’ân, mehir ile ilgili hükümleri açıklarken iletişim ve huzurun en temel esprisini şöyle ifade ediyor: “Aranızdaki fazileti unutmayın (yani ihmal etmeyin)!” (Bakara Suresi, 237)

Eğer karı koca birbirlerinin kötü yanlarını görüyor ve fırsat buldukça da bunu dillendiriyorsa, aralarındaki sevgiden her defasında bir parçayı yok ediyorlar demektir. Bir müddet sonra ortada sevgiyle paylaşacakları bir şey de kalmaz. Onun için Kur’ân eşinin kusurlarını tamamen örtmeyi, onları dillendirmemeyi tavsiye ediyor. Hattâ birbirlerinin üstün yanlarını devamlı hatırlamalarını emrediyor. Övücü sözlerle birbirlerini taltif etmelerini, üstün yanlarını dile getirmelerini, hattâ birbirlerinin üstün yanlarını taklit etmelerini dikkatlere sunuyor. Zaten sevgi paylaşıldıkça artar. O zaman aile içinde sevgiyle paylaşılan çok şey olur. İletişim güçlenir ve aile içine huzur dolar.

“Ne mutlu o kocaya ki, kadınının diyanetine bakıp taklit eder; refikasını hayat-ı ebediyede kaybetmemek için mütedeyyin olur. Bahtiyardır o kadın ki, kocasının diyanetine bakıp ‘Ebedî arkadaşımı kaybetmeyeyim’ diye takvâya girer.” (Lem’alar, 24. Lem’a, s. 319, Söz Basım Yayın 2006.)

Aile iletişiminde çocuğu görevi: Hürmet

Son olarak, çocukların anne ve babalarına karşı tutumları nasıl olmalı? Kur’ân çocukları beş mertebe hürmet ve şefkate davet ediyor. Dünyadaki başarının, ahiretteki mutluluğun kaynağını belirtiyor:

“Anne ve babaya iyilikte bulunun. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına erişecek olursa, onlara sakın ‘Öf’ bile deme, onları azarlama, onlara güzel söz söyle.

“Onlara merhamet ve tevâzu kanadını ger ve de ki: “Ey Rabbim, nasıl onlar beni küçükken besleyip büyüttülerse, Sen de onlara öylece merhamet buyur.” (İsrâ Sûresi, 17:23-24. Âyet-i Kerimenin tefsiri için bk. Sözler, Otuz İkinci Sözün Üçüncü Mevkıfı, s. 871, Söz Basım Yayın 2006.)

Kenan Demirtaş

11/11/2009 | Kategori: MAKALE | Yorum (yok) Yorum yaz! |

Herkesin bir derdi var...


Dünya, zevk için, lezzet için yaratılmadı. Âhiret, bunun için yaratılmıştır. Dünyâ ile âhiret, birbirinin zıddıdır, tersidir. Birini sevindirmek, ötekinin gücenmesine sebep olur. Yani, birinde zevk aramak, ötekinde elem çekmeye sebep olur.

Dünyâda nimetleri, lezzetleri çok olanlar, bunlara lâzım olan şükrü yapmazlarsa âhirette çok acı çekeceklerdir.

Dünyâda tehlikelerden sakındığı, çalıştığı halde çok acı çeken müminler, âhirette çok lezzetlere kavuşacaktır. Bunun için Peygamberler ve Onların yolunda gidenler, hep dert ve belâ içinde yaşamışlardır. Hattâ Belâlar, mihnetler, en çok Peygamberlere, sonra Evliyâya, sonra bunlara benzeyenlere gelir buyurulmuştur.

İman nimeti ile şereflenenler, dünyâda, birkaç gün dert, belâ çekmeselerdi, Cennetin lezzetlerinin kıymetini anlayamazlardı ve ebedî nimetlerin kıymetini bilemezlerdi. Açlık çekmeyen, yemeğin lezzetini anlayamaz. Acı çekmeyen de, rahatlığın kıymetini bilemez.

Dertler, belâlar, sıkıntılar, câhiller için sıkıntı ise de, Peygamberlere ve Onların yolunda olanlara, sıkıntı, eziyet değildir. Çünkü seven, sevdiğinin her şeyini sever. Din büyüklerine, sevdiklerinden gelen her şey, tatlı olmaktadır. Bunlar, nimetlerden lezzet aldıkları gibi, belâlardan da lezzet duyarlar. Dünyâda dert ve belâ olmasaydı, bunların gözünde, dünyânın hiç değeri olmazdı. Dünyânın acı hâdiseleri olmasaydı, onu boş, abes görürlerdi. Şu beyit, bu büyüklerin halini çok güzel anlatmaktadır:


Seni sevmekten maksadım, derdi ve gammı tatmaktır.
Böyle olmasaydı arzûm, dünyâda başka tat çoktur.



Kemend-i mahbûb...

Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin birkaç tane hastalığı vardı. Bu hastalıklar sebebiyle namazlarını özürlü kılardı. Bunu bilen dostlarından biri dayanamayıp; Efendim! Herkes hastalıktan kurtulmak için sizden duâ istiyor. Cenâb-ı Hak da duâlarınızı reddetmiyor. Her gelen, şifâya kavuşarak huzûrunuzdan ayrılıyor. Hâlbuki sizdeki hastalıkları biliyoruz. Duâ buyurup da bu dertlerden kurtulsanız olmaz mı? diye sordu. O da;

Onlar hastalıktan kurtulmak için duâ istiyorlar. Biz ise, Allahü teâlânın verdiği bu dert ve belâlardan, O gönderdiği için râzıyız. Dert ve belâlar, kemend-i mahbûb olduğundan Allahü teâlâ, bu dertleri sevdiği kullarından dilediklerine verir. Bu sebeple dertlerin bizden gitmesini değil, gönderilmesini isteriz buyurdu. Hammâd bin Müslim hazretleri de;

Allahü teâlâdan başka her şeyin sevgisinin yok olmasını isteyen, Ondan gelen her şeye, dert ve belâlara râzı olmalıdır buyurmuştur. Seyfeddîn-i Fârûkî hazretleri ise;

Eğer Allahü teâlâ kullarına, hiç dert ve elem vermemiş olsa veya çok az vermiş olsaydı, insanlar Ona ibâdet etmekten ve Onu zikretmekten gâfil olurlardı. İnsanın, dünyâ ve âhiret saâdetine, Allahü teâlânın rahmetine kavuşabilmesi için, ibâdet ve tâatten ve zikirden geri kalmaması şarttır. Buna göre herkes Allahü teâlânın rahmetine muhtaçtır. İyi düşününce, dert ve sıkıntıların, aslında birer nîmet ve insanı Allahü teâlâya çeken birer kemend oldukları anlaşılır buyurmaktadır.


Bu dünyâ imtihân yeridir

Bu dünyâ, imtihân yeridir. Burada hak, bâtıl ile; haklı, haksız ile karışıktır. Allahü teâlâ, dünyada, dostlarına sıkıntılar, belâlar vermeseydi, yalnız düşmanlarına verseydi, dost, düşmandan ayrılır, belli olurdu. İmtihânın faydası kalmazdı. Hatta bir hadis-i şerifte:

(Şüphe edilen altını, ateşle muâyene ettikleri gibi, Allahü teâlâ, insanları dert ile, belâ ile imtihân eder. Bazısı, belâ ateşinden hâlis olarak çıkar. Bazısı da, bozuk olarak çıkar) buyurulmuştur.

Mûsâ aleyhisselâm, çok ıstırap çeken bir hastayı görünce: Yâ Rabbî! Bu kuluna merhametinle muamele eyle! diye dua eder. Allahü teâlâ:

(Rahmetime kavuşması için, gönderdiğim sebepler içerisinde bulunan bir kuluma, nasıl rahmet edeyim. Çünkü, onun günâhlarını, bu hastalıkla affedeceğim. Cennetteki derecesini, bununla arttıracağım) buyurmuştur.

Allahü teâlâ, acıdığı kullarını dert ile, hastalık ile, gafletten uyandırır. Çünkü sıhhatin hep yerinde olması, Allahü teâlâyı unutmaya, Ona isyân etmeye, harâm işlemeye sebep olmaktadır. Bunun için hadîs-i şerîfte:

(Müminlerde, üç şeyden biri bulunur: Kıllet yani fakirlik, illet yani hastalık, zillet, yani itibârsızlık) buyurulmuştur.


Mâdem ki âdem-zâdedir...

Musa aleyhisselâm zamanında yaşayan Firavunun, herkesin kendine tapınmasını istemesine sebep, 400 senelik bir ömür sürmesi ve bu zaman içinde bir kerecik başının ağrımaması, ateşinin yükselmemesi olmuştur. Bir kerecik başı ağrısaydı, o saygısızlık hâtırına gelmezdi. Bunun için din büyükleri;

Mümine kırk gün içinde, muhakkak bir üzüntü, bir hastalık veyâ bir korku yâhut da malına ziyân gelir buyurmuşlardır.

Allahü teâlâ her şeye kâdirdir. Dostlarına hem dünyâda, hem de âhirette rahatlık verebilirdi. Fakat, âdeti böyle değildir. Dünyayı imtihan yeri olarak yaratmıştır ve herkes bu imtihandan geçecektir. Şu beyitte ifade edildiği gibi:

Âfet-i gamdan aceb, dünyâda kim âzâdedir?
Herkesin bir derdi var, mâdem ki, âdem-zâdedir...



- Irfan Özfatura -

6/11/2009 | Kategori: ISLAM | Yorum (yok) Yorum yaz! |

Tarlamıza Ne Ektik?


Mevlâmızın kullarına lütufları sonsuzdur. Eğer görebilsek her nefeste büyük rızıklarla nimetleniyoruz. İşte Rabbimizin bu rahmeti ümitsizliğe düşmeye manidir. O (c.c.) mutlak rızık verendir. Her türlü rızkı hazırlamış ve biz kullarına sunmuştur. Bizim yapmamız gereken vesilelerin peşine düşmektir. Bundan sonrası ise tevekküldür.

Fakat bilmemiz gereken önemli bir husus var. Rabbimiz ihsanda bulunduğu nimetlere karşı bizlere bazı vazifeler vermiş ve buna göre, görevini yapan kullarını ayrıca mükâfatla müjdelemiştir. Bu vazifeleri göz ardı etmek ise küfran-ı nimet olduğundan böyle kişileri cezalandıracağını buyurmuştur.

Bu sebeple kul, Rabbine karşı havf ve recâ hali ile donanmış olmalıdır. Yani daima bir umut ve aynı zamanda korku içinde olmalıdır. Korkmalı, çünkü vazifeleri vardır ve hesabını verecektir. Umudunu yitirmemeli, çünkü Mevlâmız engin mağfiret sahibidir. Müberra kitabımız Kur'an-ı Kerim'de buyurulmuştur ki:

"Ey İman edenler! ALLAH'tan korkun ve doğrularla beraber olun." (Tevbe/119)

Gönül ehli büyüklerimiz, dünyanın ahiretin tarlası olduğu gibi kalbin tarla, imanın da oraya atılan tohum olduğunu söylemişlerdir. Bu dünyadaki ibadet ve taatler toprağı sürmek, temizlemek ve kalbe hayat suyunun akmasını sağlamaktır. Dünyaya meyleden, ona bağlanan gönüller ise serpilen tohumun bitmediği, çorak topraklara benzer. Kıyamet günü hasat mevsimi gibidir. Herkes ektiği mahsulü orada alacak. O gün iman ve salih amel tohumundan başka hiçbirşey meyve vermeyecektir.

Bu dünyada kalbimizi çorak bir toprak haline getiren şeylerden uzak durmamız lazım. Bunların başında dünya sevgisi gelir. İnsanoğlu dünyada daimi kalacakmış gibi davranır. Bu yüzden hep biriktirme peşinde koşar. Gençken biraz daha büyüyüp biryerlere gelmeyi hedefler. Eğr hedefine ulaşırsa daha da yukarısını talep eder. Ömür böyle akıp giderken ahiret için ya hiç ibadet ve taat yapmaz ya da daima ileriki bir zamana, dünya işlerini bitireceğini umduğu bir döneme erteler. Ancak, ömrün sonuna gelindiğinde çoğunlukla pişmanlıktan başka bir şey kalmaz elinde. Rabbimiz (c.c.), Kur'an-ı Kerim'de doğru yol üzere sabit kalanları şöyle müjdelemiştir:

"Gerçekten, Rabbimiz ALLAH'tır deyip de sonra sebat gösterenlere, 'Korkmayın, üzülmeyin. Size vaat olunan Cennet'le sevinin' diye melekler inecektir. Biz dünya hayatında da ahirette de dostlarınızız. Çok bağışlayan ve rahmet eden ALLAH'ın bir ikramı olarak burada canınız ne isterse sizindir." (Fussilet/30-32)

Bu dünyada insanın aldanmasının, hakikati hemen unutuvermesinin sebebi kendine, nefsine aldanmasıdır. Nefsin arzuları çoktur, daima ister. Her şey benim olsun der. Nefsinin böyle isteklerine kulak vermek insanın kendi suçudur. Kişi böyle davrandıkça nefsinin açgözlülüğü hiç bitmeyecek, dünyada ebedi kalacakmış gibi hep sahip olmak, biriktirmek isteyecektir.

Kişinin maneviyatını gözardı ederek biriktirme, sahip olma isteği doyumsuzluğu, hep yükseklerde olma isteği de kibri işaret eder. Her ikiside kalbî hastalıklardır. Bu nların peşinde koşan kazanmaktan çok kaybedecektir. ne dünyada rahata kavuşacak ne de ahirette huzur bulacaktır. Mücella dinimiz İslâm bizlerden bu hastalıklardan kurtulmamızı, şifa bulmamızı ister. ALLAH Rasulü (s.a.v.) buyurmuştur ki:

"Lezzetleri yok eden ölümü çokça hatırlayın." (Tirmizi)

Yani ölümü sıkça anarak dünya zevklerine tutkunluğunuza gem vurun ALLAH Teala'ya yönelin, denilmiştir. Bir başka hadis-i şerifte de ölümü sıkça ananların şehitlerle birlikte haşrolacakları müjdelenmiştir (Beyhakî). İmam Gazalî (rh.a.) ölümü sıkça ananlara bu üstünlüğün verilmesini, hatırlayışların insanı dünyadan uzaklaştırması ve ahirete hazırlamaya başlaması olarak göstermiştir.

Hasan-ı Basrî (rh.a.)'de şunları söyler: "Ölüm dünyanın ipliğini pazara çıkardı da, akıllı olanlar için gerçekten zevk alacakları bir şey bırakmadı. "

İnsanın aldanmasına sebep olan konulardan biri de insanın dünyaya dair hayaller kurmasıdır. Bu hayallerin içinde genellikle ebedi ahiret yurduna dair bir şey bulunmaz. Oysa insan gençliğine, sağlığına aldanıp maneviyetını ihmal etmemelidir.

Abdullah b. Sâmit (rh.a.) babasından şunları duyduğunu aktarıyor: "Ey sağlıklı oluşuna aldanan kişi! hasta yatağına düşmeden ölen kimse görmedin mi? Ey kendisine süre tanınmış olan! Hiç vadesini bileni gördün mü? Ömrünü şöyle bir gözden geçirsen tattığın zevklerin hepsini unuttuğunu görürsün. Sizler sağlığa mı aldanıyorsunuz yoksa uzun süredir ağzınızın tadı yerinde olduğu için şımarıyor musunuz? Ölmeyeceksiniz diye bir güvenceniz mi var? Ölüm meleğine karşı gelebileceğinizi mi sanıyorsunuz? Onu ne servetin ne de adamların engelleyebilir. Ölüm anı bela ve sıkıntı anıdır. Yapılan hatalardan pişmanlık zamanıdır."

Dünya hayatının hakikatte ne olduğuna dair etrafımızda ne çok ibret vardır. Kendi bedenimiz, dönüp duran mevsimler, kainattaki her şey geçiciliğe işaret eder. Düşünün uzun süre birlikte olduğumuz, gülüp eğlendiğimiz, nice insan vadesi yettiğinde aramızdan ayrılıverdi. Onların birçoğu ne kadar çok çabalamıştı bu dünya için. Makam-mevki sahibi olanlar vardı. Çok para biriktirenler vardı. Güç ve iktidar sahibi olanlar vardı. Fakat dünya hiçbirine kalmadı. Bize de kalmayacak.

Bir gün sıra bize geldiğinde ne biriktirdiklerimiz ne de kurduğumuz hayaller elimizden tutacak. Servetimizi, dünyadaki şan ve şöhretimizi, sayğınlığımızı yanımızda yanımızda götüremeyeceğiz. Aksine onlardan hesaba çekileceğiz. Onları nasıl kazandığımız sorulacak. Hak yemişsek, birilerine zulmetmişsek bedelini ödeme fırsatımız elden gitmiş olacak.

Geleceğini güvenceye almak isteyen kişi Rabbinden korkan, takvaya sarılan, ebedi olana karşı fani olanı elden çıkaran kişidir. Böyle kişi gözünü ebediyet ufuklarına dikmiş, buranın misafirlik yurdu olduğunu fark etmiş, nefsinin ve şeytanın oyuncaklarına aldanmamış kutlu kişidir. O sebeple dünyadan şikayette de bulunmaz. Fahr-i Kainat (s.a.v.) Efendimiz buyurur ki:

"Kaygılanan, geceden yol alır. Gece yol alan da menzile varır. Dikkat edin! ALLAH'ın eşyaşı pek pahalıdır. O pahalı eşyada Cennet'tir." (Tirmizi)

Birazcık kaygı, dikkat ve çaba...Umuyoruz ki bunlarla yol alırsak biz de menzile varırız.

Rabbimizin tevfik ve inayeti ile.


S.Mübarek EROL

31/10/2009 | Kategori: ISLAM | Yorum (yok) Yorum yaz! |

İyi ve Kötü Arasında‏


Mehmet ILDIRAR


İnsanın tabiatında hem iyiye hem de kötüye bir meyil var. İsterse kâmil bir veli olabilirken, türlü günahlar içerisinde ömrünü tüketebilir de. Yer altındaki madenleri kazıp işletircesine tabiatımızı iyiye, güzele götürmemiz; kötüyü, bâtılı, Allah Tealâ’nın istemediği çirkinlikleri terk etmemiz gerekir.

İyi ve kötü, bu iki özellik insanın tabiatında bulunduğuna göre, insan ikisi arasında seçim yapma hakkına sahiptir. Aslen dünyadaki işi de bu seçimdir. Tercihine, yaptığı seçime bağlı olarak hem dünyada hem ahirette mutlu olabileceği gibi; dünyada musibetle, ahirette de şiddetli azapla karşılaşabilir.

Allah Tealâ insan yaratılışına nefsi koyarak onu serbest bırakmıştır. İşte kâmil insanla ifsada uğramış günahkâr insan arasındaki fark, nefs terbiyesinden sonra kazanılan karaktere bağlıdır.

Kâmil insan ve şerli insan... her birinin kendine mahsus hayat tarzı vardır. Nasıl yaşanılıyorsa nefs o yönde  şekillenecektir. Her insan İslâm’a uygun bir yaratılışla dünyaya gelir, fakat anne-babanın, çevrenin tesiriyle farklı yollara sapar.

Yaşadığımız sürece sorumluluklarımız var. Herkes dilediği gibi yaşamak ister ama ahiret korkusuyla ve dünya saadetine ulaşabilmek için meşru sınırlar içinde bir hayat yaşamak zorundadır. Allah Tealâ peygamberler göndermiş, kitaplar indirmiştir ki, bu hayatın hukukunu, nasıl yaşanması gerektiğini bilelim. Allah Tealâ’nın yolunda sabit ve istikamet üzere olalım. Bunun için AllahTealâ insanı akılla donatmıştır.

Allah Tealâ kullarının karakterini ve ihtiyaçlarını bilir. Onları nasıl uygun şekilde -akıl, irade gibi özelliklerle- donattıysa, buna ait sorumluluğu da belirlemiştir. Kimse kendi kafasına göre bir hayat yaşayamaz. Yaşarsa sorumluluklarını yerine getirmemiş olur. Bunun sonucu mahcup olmak, pişman olmaktır. Hem dünyada çektiği ızdırapla perişan olur, hem ahirette büyük bir cezayla karşılaşır.

Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz, iyilikleri ve güzellikleri yaşayarak göstermiş, örnek olmuştur. Sahabiler, O’nu görerek örnek almış ve O’nun gibi yaşamaya gayret etmişlerdir. Sonraki nesiller de onların yolunda gitmişlerdir. Bu bir kervan gibidir. Bu kervanı takip etmek, onların uğradığı yerlere uğramak gerekir. Güvenli yol budur.

Efendimiz s.a.v., Ashab-ı Kiram’ı takip edip onlara tâbi olmamızı buyurmuşlardır. Çünkü Sahabiler, Allah Rasulü’nden ne gördülerse onu almış, hayatlarına tatbik etmiş, ebedi mutluluğa ermiş, gökteki yıldızlar gibi nuranî kemalâta kavuşmuşlardır. Onları takip etmenin nasıl olacağını da alimler bildirmişlerdir. Yolun ve nasıl gidileceğini bizlere aktardıkları ve gösterdikleri için alimler ve veliler de çok kıymetlidir. Onlar peygamberlerin bıraktığı ilmi ve manevi mirasa sahip çıkmışlardır.

Bu nedenle insanlar alimlerin, velilerin etrafında toplanmış, onların zahirî ve batinî ilminden faydalanmışlardır. Allah’ın alim, veli kulları sadece varlıklarıyla bile insanlara Allah’ı hatırlatırlar. Rasulullah s.a.v. Efendimiz tarafından, İsrailoğullarının peygamberlerine benzetilen bu zatlar, yolda olmak ve yolda ilerlemek isteyenler için rehberdir.

Bu insanlar kendilerini müslümanların iyiliğine adamış, onların Hakk’a ulaşmalarına vesile olmak isteyen, sadık, muhlis insanlardır. Bunların ortamında bulunmak, onlarla birlikte olmak, İslâm’ı yaşamaya, güzel ahlâk sahibi olmaya büyük bir vesiledir.

Nihayetinde mümin olarak hepimiz biriz. Farkımız, dinin emirlerini yaşamada, günahlardan uzak durmada ve Allah’tan korkmada hassasiyet farkımızdır.

KİŞİ SEVDİĞİYLE BERABERDİR ''

Hz.MUHAMMED
(S.A.V.)

31/10/2009 | Kategori: ISLAM | Yorum (yok) Yorum yaz! |

<Önceki Yazilar |